Abstract
<jats:p>İklim dirençli altyapılara yönelik kamu ve özel sektör yatırımları hem sera gazı emisyonlarının azaltılmasında hem de iklim değişikliğinin fiziksel etkilerine karşı toplumların korunmasında kilit bir rol üstlenmektedir. Enerji, ulaşım, binalar, su ve atık yönetimi gibi altyapı sistemleri, küresel emisyonların önemli bir bölümünü üretirken aynı zamanda sıcak hava dalgaları, seller, kuraklık ve deniz seviyesi yükselmesi gibi risklere doğrudan maruz kalmaktadır. Önümüzdeki yıllarda yapılacak altyapı yatırımlarının, değişen ortalama iklim koşullarını ve daha sık yaşanacak aşırı hava olaylarını dikkate alacak şekilde tasarlanması artık bir tercih değil zorunluluktur. Bu durum, artan yatırım ihtiyacını düşük karbonlu ve iklime dirençli bir dönüşümle birleştiren eşsiz bir fırsat sunmaktadır. Bu dönüşümün merkezinde güçlü bir yönetişim çerçevesi yer alır. Ulusal düzeyde net hedefler, öngörülebilir düzenlemeler, bilim temelli risk değerlendirmeleri ve uygun teşvik mekanizmaları, özel sektör yatırımlarını iklim dirençli altyapıya yönlendiren temel araçlardır. Yerel yönetimler ise iklim risklerinin sahadaki karşılığını anlayan, bu riskleri planlama ve mevzuata yansıtan aktörler olarak sürecin vazgeçilmez parçasıdır. İklim verilerinin altyapı modelleriyle bütünleştirilmesi, yerel ölçekte uygulanabilir ve kapsayıcı çözümler üretmeyi mümkün kılar. Yatırım boyutunda kamu finansmanı çoğu zaman süreci başlatan ve özel sermayeyi harekete geçiren bir kaldıraç görevi görür. Özel sektör ve finansal kuruluşlar için ise yeşil ve dirençlilik tahvilleri, kamu-özel iş birlikleri ve proje finansmanı modelleri önemli potansiyeller sunar. Ancak bu araçların etkili olabilmesi, risklerin doğru fiyatlanmasına, şeffaflığa ve uzun vadeli bir vizyona bağlıdır. Planlamadan işletmeye uzanan bütüncül bir yaklaşımla, düşük karbonlu ve iklim dirençli altyapıya geçiş hem yönetilebilir hem de sürdürülebilir hale gelebilir.</jats:p>